14 Aralık 2012 Cuma

orion

orion, neden beni bu kadar kendine çekiyormuş biliyor musun?

sirius'un orta adı orion'muş da ondan.

24 Kasım 2012 Cumartesi

lord voldemort

lan harry potter wikia'da tom marvolo riddle - i am lord voldemort anagramının diğer dillerde nasıl çevrildiğine bakayım dedim de, accayip trajikomik bir durumla karşılaştım arkadaş.

http://harrypotter.wikia.com/wiki/Tom_Riddle

şu sayfanın sonlarına doğu bahsettiğim liste var, bizde tom riddle'in orta ismi olan 'marvolo' üzerinde küçük bir değişiklik yapılıp (marvoldo) 'adım lord voldemort' biçminde olay kotarılmıştı, pek de başarılıydı. ama allahaşkına, bakın özel rica ediyorum, şu danca, şu felemenkçe, şu fransızca versiyonlara bir bakın. çevirmenler bir şeyler çıkaracağız diye resmen götlerini yırtmışlar abi. fransızlar, sözüm size, ELVIS ne lan itoğluitler. gözünü sevdiğimin türkçesi ya. çocuklar ne çekmiştir arkadaş, resmen chamber of secrets adlı kitap minicik bebelerin zihninde bir tutarsızlık kitabı olup çıkmış. kitap boyunca tom riddle diye gelmiş adam, sonra bi anda yok bilmem elvis, yok bilmem trevolo, ya da mark falan oluyo (slovence). ayıptır yaptığınız. çok mu zordu orijinalini yazıp i am lord voldemort'un altına bi dipnot yerleştirmek? hay ben sizin kafanıza. neyse.


16 Kasım 2012 Cuma

olsa.

neler olsa biliyor musunuz?

yarın öbürgün hiç beklenmedik bi iş geçse elime. biletix haberi verdiği gün, verdiği saat koşup bir kardeşime,  bir de kendime.

sonra 3 ağustos'u beklesem.

sonra sahne değişse, londra'daki evinde oturup dışarıyı seyreden gilmour bir an düşünse,

elinde de bir istanbul kitabı olsa, okusa, okusa.

sonra dese ki, istanbul. bi düşünse.

sonra gidip waters'ı arasa, iki üç dakika kavgadan sonra dese ki, ben de geliyorum en doğu'ya.

sonra sahne tekrar değişse, 3 ağustos akşamı istanbul.

waters'ın ağzından 'can you show me where it hurts' dökülse,

sonra daha o 'there is no pain' bile demeden,

ben oracıkta yere yığılsam.


olasılıkların amına koyim be.

12 Kasım 2012 Pazartesi

donald knuth kim la? banane arkadaş, bana şunun ttf'ini bul!

bu gece purified mind'lığımı denizden yukarı çıkıp nefes alarak değil de, daha derinlere inip bedenime şok dalgaları yayılmasını hissederek yaşıyorum canlarım.

her şey akşam yurt odasına gelir gelmez matlab ödevini yapmaya niyetlenmemle başladı. asıl yapmam gereken yine olabildiğince sade ve karizmatik bir fontla süsleyerek ödevimi yapmak iken her şey bir anda değişiverdi. geçen yıldan beri kafamı kurcalayan ve bir türlü kendisine sormaya cesaret edemediğim bir mevzu olan okan tekman'ın neredeyse yazılı tüm dokümanlarında kullandığı o muhteşem font'la ödevimi yapmam gerektiğine dair inanılmaz bir his oluştu içimde. ben de ödevi bir yana koyup orada burada dolanmaya başladım.

tabii ilk elden yaptığım -derinlere inmeyi ya da azıcık olsun araştırmayı göze alamayıp- okan tekman'ın pdf dosyalarının properties kısmından baktığım font isimlerini google'da sonlarına 'download' koyarak aramak oldu. en başta inanılmaz bir yıkıma uğradım. zira şimdiye kadar yaptığım bütün font aramalarında '~download' ibaresi ilk sayfayı fazlasıyla verimli gözüken sonuçlar ile doldururken bu sefer elimde bomboş bir şeyle kalakalmıştım. sevgili vikipedi 'tex' adında bir şeyden bahsediyordu fakat benim bundan haberim bile yoktu azizim. muhteşem ve gerçekten takdir edilesi biçimde tex denen olayı görmezden gelip bu kez arama işlemimi yazı tipi adı ve 'download' ibaresi arasına 'truetype' yazarak gerçekleştirdim. neden mi? çünkü benim bugüne kadar şahitlik ettiğim çeşit çeşit fontların tamamı ya truetype'tı, ya da opentype. bu kez önceki kadar şanssız değildim, bir sitenin bir directory'sine hapsolmuş sıralı birçok *.ttf dosyasıyla karşılaştım, bazılarını çektim ve heyecanla word'de denedim. fakat o da ne? bu fontların benim okan tekman'ın pdf dosyalarında şahit olduklarımla ilgisi yok yahu! hayır, karakterlerin curve'leri aynı olabilir, ya da buna benzer yakınlıklar olabilirdi, vardı da, ama yine de aradığımın bundan çok daha başka bir şey olduğunun az buçuk farkına vardım o an. peki sonra ne yaptım? dedim ya, sınırlılık başa beladır, o fontun truetype olması gerektiğine o kadar inandırmıştım ki kendimi, kendisinden ders aldığım bir dönem boyunca bile yapmadığım halde yardım almak için pek sevgili okan tekman'a mail attım. yüzsüzmüş gibi 'ben bu fontu windows'ta nasıl kullanırım hocam?' dedim. kuvvetle muhtemel macintosh kullandığını bilmezmiş gibi -zira kendisi ders aldığım dönem süresince yolladığı final grade calculator'ları hep openoffice'te hazırlamıştı- ben ona bir windows yardakçısı olarak yalvardım. tam maili yolladım, rahat ettim artık öğreneceğim, içimde kalmayacak modundaydım ki içimdeki hafiften işe yarar gibi gözüken küçük mühendis biraz daha aramam gerektiğini teşvik etti. bu arada matlab ödevini bitirmiştim tabii, şimdi tek yapmam gereken ödevde eşit karakter genişliklerine sahip olan courier new fontuyla yazılmış kodlar haricinde geri kalan tüm texti o lanet olası font ile yazmaktı. bir yandan beş dakikada bir inbox'ımı kontrol edip sevgili tekman'dan mail gelmiş mi diye meraklanırken diğer yandan da aslında fontun adını ilk yazdığımda vikipedi abi'nin vermiş olduğu sayfa olan tex'in ilk cümlelerini okumaktaydım. işte ilk aydınlanmam o anda gerçekleşti. meğer bizim yazı yazmanın tek ama tek aracı olarak bildiğimiz sevgili kelime işlemcimiz word, aslında bomboşluğun en önde gideniymiş a dostlar. meğersem sevgili ama pek sevgili donald knuth zamanında öyle bir şey yapmış ki, otuz iki yıl sonra ankara'daki bir yurt odasında yaşayan bıyıklı ali adındaki bir çocuk bunları keşfetmek için kafaları yesin.


don knuth (solda) ve tex


işte böyle dostlarım, o andan sonra tex'in, latex'in, metafont'ların, text processor'ların ve tam da benim düşündüğüm şekilde kaligrafinin yalnızca eline kesik uçlu kalemi alıp iki afilli harf çiziktirmek olmadığını düşünen don knuth'ın dünyasına öyle bir daldım ki, manuel seçtiğim saçmasapan bir mirror üzerinden halen kurmayı beceremediğim bir programı bile indirme zahmetine katlandım. leslie lamport adında birini tanıdım, dedim ki, boş beleşlik benim kaderimmiş. kaderimmiş benim boş beleşlik. ben de o geniş zamanlı to-do-list'i hiç değilse ölene kadar yapmazsam tekman attığım mailden ötürü geçen dönem verip bitirdiğim iki dersimin notunu da bir aşağı çeksin, dedim. hah, böyle.

7 Kasım 2012 Çarşamba

siyah arkaplanın üzerine

beyaz yazı çok güzel oluyor değil mi? bence de öyle.

ben hep olabildiğince az parazitli fotoğraflar istedim dostlarım, bunun üzerine bir süre o kadar kafa yordum ki artık parazitin anlamının ne olduğunu bile unutmuştum. sonra da noise demeye başladım, hem de daha havalı, oh.

-genellikle- parmaklarımın ucundan tırnaklarımın devamı olacak şekilde çıkan, ya da vücudumun yeterli düzlüğe ve yeterli inceliğe sahip herhangi bir kısmından çıkan kocaman ve çok ama çok keskin bıçakların sözkonusu uzvumun doğrultusunda ne varsa kesip biçtiğini hayal ederek ve bundan kaçınmak için parmaklarımı sürekli avcumun içine bükerek yıllar geçirdim ben. halen daha yapmıyor değilim.

brugge'ü özledim. bir gece kaldığım şehri nasıl olup da özleyebildiğimi bilmiyorum ama sokaklarında arkanızdan gelen bir arabanın sesini tır gibi duyduğunuz bir şehri muhtemelen siz olsaydınız siz de özlerdiniz.

one more cup of coffee.

bazı şeyler

hep yürüttüğümüz, sebep ve sonuç ilişkilerini bilinçsiz bir biçimde sıraya soktuğumuz default mantığımızın çok dışında işliyor. bunu keşfedebildiğimizde de sevan nişanyan falan oluyoruz.

29 Ekim 2012 Pazartesi

neler?

melike acar'ın çizdiği o atatürk portresini sevmiyorum, salih memecan'ı sevmiyorum, ama bazı yandaşları seviyorum. boş beleş insanları hiç sevmiyorum, bulunduğu yeri beğenmeyen insanları sevmiyorum, çünkü bu saçmasapan insanlar yükselmek isteseler bile bulundukları yerin bunun için bir basamak olduğunu anlayamayacak kadar eblehler. her neyse, kurban etini sevmiyorum. mustafa armağan'ı sevmiyorum. sigara dumanının cam açık olduğu halde odanın içine doğru yayılmasını sevmiyorum. son zamanlarda reklam cingıllarına illaki ama illaki bir kadın sesinin söylediği saçma sapan melodili 'marka adı - slogan' olayının yerleştirilmesini sevmiyorum. kumandanın pilinin bitmesini sevmiyorum. yüzüstü uzun süre yatıp ardından kalkınca nefes almanın bile zorlaşmasını sevmiyorum. bazı dincileri hiç sevmiyorum, bazılarını seviyorum. bazı ateistleri hiç sevmiyorum, bazılarını seviyorum. bazı alileri seviyorum, bazılarını sevmiyorum. yeşili seviyor, laciverti sevmiyorum.

26 Ekim 2012 Cuma

ben bugün bunu yaptım


bizim köyde bi adam var

adam hem su tesisatçısı, hem elektrik tesisatçısı, hem düğün çalgıcısı, hem de her akşam köyün en tepesindeki evinden türkü yayını yaparak birasını yudumluyor.

ve bu adamın lakabı markçı.

bugün bunu konuştuk.

22 Ekim 2012 Pazartesi

ben küçükken

babaannem evinin önündeki küçük bahçede yetiştirdiği fidelerin bir kısmını yeni sebzeler yetiştirmek için kullanır, bir kısmını da her cumartesi bizim muhite çok yakın bir yerde kurulan pazarda satardı. ben de çocuk olmamın hakkını bir gün sonuna kadar verip fideleri satmaya gönüllü olmuş idim. gerizekalıyım ya.

neyse, ben fideleri üstün bir ticaret zekası göstererek satarken ve keyiflerden keyiflere koşup cebimde biriken bozuk paraları şangır şangır şangırdatırken kadının biri geldi. birkaç tane domates ve birkaç tane de biber fidesi aldı. tane hesabı üzerinden kıskıvrak bir çarpma işlemi yaptım ve kadının vermesi gereken parayı tak diye söyleyiverdim. kadın parayı verdi. tam ayrılacakken bana dedi ki,

-peşot var mı?

ben anlamadım. tekrar sordum. tekrar "peşot var mı peşot?" dedi. zihnimi bir yokladım, babaannemin bana söylediği fide çeşitleri arasında peşot adlı bir şey yoktu. "yok" dedim kadına. başını sallaya sallaya gitti. biraz sinirlenmiş gibi gözüktü. masumiyetimin yeni yeni bozulmaya başladığı o yıllarda kadının arkasından oldukça hafif küfürler ettim.

kadın gittikten sonra dedemin benim için iki çapraz çıtayı ve paralellerini alıp ortasından birer çıtayla daha birleştirip üzerine de çuval bezi gererek yaptığı küçük tabureye oturdum ve başımı fide tezgahının altına diktim. bir sandığın içinde birbirine sarılmış biçimde bir sürü mavi yarısaydam poşet duruyordu.

not: dedemin bana yaptığı tabureyi akıllarında canlandıramayanlar için: şunun tahtadan yapılmışını düşünün.

gelin kardeşlikler size güzel bişey anlatçam


gerçekten çok ağır bir purified mind durumu yaşıyorum dostlarım. ya da diğeri yaşıyor bilemiyorum. yani düşünün, aklınızın bomboş bir hale gelebileceğini düşünüyorsunuz ama bu olduğunda bile halen tatmin olmamış sayılıyorsunuz. yani bilmiyorum, şöyle bir durum olmuş olmasından da şüphelenmiyor değilim: siz gitmeden hemen önce aklınızın en önündeki, en bariz olan bilinciniz bunun aşırı etki göstereceğini düşünüyor. yani demek istediğim, biraz önce okuduğunuz entryde abartılmış gibi görünen ağır bozuklukları siz de deli gibi yaşayacakmış gibi hissediyorsunuz. bunun üzerine bu en büyük bilincinizin üzerinde birikmiş olan yükü hafifletmek isteyen bir alttaki bilinciniz de bunun için tam zıttı bir harekete girişiyor. diyor ki, bak canım kardeşim, sen bunun (öndeki zihnin) dediklerini boşver, sana hiçbir şey olmayacak aynen devam edeceksin diyor. ama burada önemli olan nokta şu: bunu sana dayatırken yalnızca 'salt' olarak sana bunu söylüyor. başka bir şeye yoğunlaşmıyor. içten bir şekilde senin bundan etkilenmeyeceğine dayatmış kendini. diğer başka bir düşünceyle etkileşme yok. ve bu senin alt bilincin, sen bunun farkında bile olmuyorsun. sonraaa, bir anda sen o kapıdan girdiğinde hop! bilinçlerin yer değiştiriyor. senin hiçbir şey hissetmeyeceğini söyleyen o arkadaki bilinç öne geçiyor ve senin beynini boşaltıyor, ama sen bunun farkında bile olmuyorsun, bir nevi telkin yani bu. neyse, durumun bundan ibaret olduğunu düşünüyorum ve aynen bu şekilde dile getiriyorum. ne bileyim, çok ilginç arkadaş. benimle ilgili değil ama buna yoğunlaşıyorum. sıkıldım lan, neden böyle saçmasapan şeyler düşünüyorum ki? sanırım bir hikaye yazabilirdim şu an ama hiçbir zaman kendi yazdığımla tatmin olamayacağımı düşündüğüm için her zamanki gibi üşenip bunu yapmaktan vazgeçiyorum. her neyse, feci şekilde uykum var ve uyumam gerek ve sonda söylediğim bu düz ve halimi anlatır bu cümle şu anda bana çok samimiyetsizce geliyor. iyi geceler.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Gılgamış'ının da,

Uruk'unun da, Enkidu'sunun da, Koyununun da, her bişeyinin taaa amına koyim. Oh, bitirdim lan. 3 gün sonra aynı küfürleri binomial random variable ve expectation of x, hatta ve hatta variance of x için duyacaksınız.

14 Ekim 2012 Pazar

13 Ekim 2012 Cumartesi

Camel

'ım bitti ve çıldıracağım. Harbour of Tears çalıyor, lan bir dal Camel. Nolur lan.

Mirror of Erised



"George Weasley was helping to clean after the Battle of Hogwarts when he stumbled across the Mirror of Erised.

Unknowing of its powers, he stood in front of it, hoping it will show him something spectacular.

Eventually, after seeing nothing but his own reflection, he stormed away, frustrated.

However, he hadn't noticed that his reflection had stood slightly different than he had.

He didn't notice that his reflection was doing that quirky little smile.

He didn't notice that his reflection had both ears."

12 Ekim 2012 Cuma

Biraz önce

pencerenin önünde kıçımı kalorifere yaslaya yaslaya pek 'yalandan hüzünlü' bi sigara içtim. Ne hüznüm var ki lan benim?

Kendime acilen bir

uzun vadeli yapılacaklar listesi hazırlamalıyım. Olmuyor böyle. Olan tek şey var.

Uyuyacakken aklıma gelenler

-i bir kağıda falan yazmalıyım. Allahtan bu blogu açma fikrini unutmadım.