![]() |
| fotoğraf: erdal mahir cüran |
sekiz ay bir şekilde geçti, arada bir sürü şey oldu, ama bu konsere dair hayallerim hiçbir zaman gücünü kaybetmedi, her geçen gün daha da arttı, roger'ı o duvarın önünde kanlı canlı görebileceğim umudu her gün aklımın köşesinde durdu öylece.
mersin'den kalkıp gittik kardeşimle. inanın konsere bir hafta kala gözlerimi her kapatışımda in the flesh'te patlayan havai fişekleri görüyordum ve girişteki o mi - fa diyez - sol üçlüsünü duyuyordum. son iki günün nasıl geçtiğini bile hatırlamıyorum. kendimi kapıların açılmasına 5 saat kala itü kampüsünde bulduğumda, artık her the wall tınısında titrer hale gelmiştim. sıraya girmişken duyulan soundcheck sesleri bile dizlerimin bağını çözerken o in the flesh girişinde nasıl ayakta kalacağımı hayal bile edemiyordum. zaman geçti, kafada binbir türlü şey kuruldu, her saniyesi ezbere bilinen bir şov bir insanı nasıl bu kadar heyecanlandırabilirdi ki? işte the wall live'in özelliği de burada, istediğiniz kadar kaliteli kameralarla ve ses sistemleriyle izleyin, o duvarın karşınızda binbir renge bürünüşünün tadını hiçbir şey veremiyor, bunu bilerek oradaydım. daha sonra üzüleceğim tek şey yaptım burada, her saniyesini ezbere bildiğim bir şov için kimi noktalarda kendime telkinlerde bulunmalıydım, örneğin 'in the flesh girişinde roger'ın hareketlerine odaklan', ya da 'empty spaces girişinde enstrümanları iyi dinle' veyahut 'run like hell'den önce roger'ı iyi dinle' gibi. ama o inanılmaz heyecanımdan bunları es geçtim, birazdan söyleyeceğim sebeplerden dolayı bazı çok istediğim kısımlara dikkatimi veremedim.
içeri girdik, hem sahneyi, hem duvarı gayet güzel seyredebileceğimiz bir yerde durduk ve o anı beklemeye başladık. bekletmedi, az daha beni kalp krizine sürükleyecek olan in the flesh başladığında saat daha 9 bile olmamıştı. o şarkı başladığında kalbim durdu, yirminci yüzyılın en inanılmaz müzik dehalarından biri, altmış metre ötemde şarkı söylüyordu. devasa bir sahnenin ve aşırı profesyonel duvar projeksiyonlarının da eşliğiyle in the flesh bitti, kollarımla halen çekiçleri simgeleyen cross yapıyordum. bebek ağlamalarıyla pink'in çocukluğuna, the thin ice'a indik. işte tam bu noktada, o bebek ağlamayı kestiği anda ben de bir bebek misali koyuverdim kendimi, ağlamanın nasıl bir his olduğunu bilirsiniz, en ufak bir zorlama olmadan koyuverirsiniz kendinizi.
mama loves the baby.
herkes gibi ben de bu konserde david gilmour'u duvarın üzerinde görmeyi hayalimden geçirdim, ama işte entry'nin başında bahsettiğim hayal kategorisine bir numaradan girebilecek bir şeydi bu. 'olmasın' dedim, roger ve david'i bir türlü bir önem sırasına koyamıyorum kafamda, bir türlü. roger'ın oradaki varlığına bile inanamazken, bir de david fazla kaçardı muhtemelen.
another brick in the wall pt.1 ve the happiest days of our lives'ı çaldılar, müzikalite resmen doruklardaydı. biraz daha kendimi her şeyin gerçek olduğuna inandırdım, ama en büyük problem devreye girmeye başlamıştı bile. the wall live şovunun seyirci açısından en büyük handikapı şu oldu: şov, birçok farklı kanaldan ilerliyordu, şöyle: en önemlisi duvardaki görsel projeksiyon, ardından sahne ışıklandırması, roger'ın hareketleri, roger'ın sesini kullanımı ve grubun müziği. albümü defalarca hatmetmiş ve şarkıların da altyapı olarak ne kadar zengin olduğunun bilincinde biri olarak, şarkıların nasıl çalındığı benim için çok büyük önem arzediyordu, misal another brick in the wall pt.3'teki hareketli kısmın ardındaki osilatörlü synthesizer'ı duymak, ya da show must go on'daki koronun her sesini ayrı ayrı özümsemek gerçekten yapmak istediğim bir şeydi, ama bunların hepsi şov için anlık şeyler, her ne kadar muhteşem yapılsa da, yukarıda saydığım öğelerden birine odaklanmışken diğerini çok takip edemiyorsunuz. işte konserde beni en çok üzen şey bu oldu. defalarca 'keşke daha fazla gözüm ve daha fazla kulağım olsaydı' dedim kendi kendime. keşke...
şarkılar geçti gitti, mother'dan hemen önceki konuşmasıyla roger'a sıkıca sarılıp onu içime çekmek istedim.young lust, one of my turns ve don't leave me now ile duvar giderek yükseldi, ve goodbye cruel world'ün son goodbye'ıyla son tuğla da yerine kondu. susuzluktan ölüyordum, çantama bir su stoğu yapmayı unutmam bir başka aptallığımdı, ayakta durmakta zorlanıyordum, ama intermission boyunca duvarı seyredebildim, her bir fallen loved ones'ın adını okudum ve fotoğraflarını seyrettim. böylesine bir zenginliğin içinde bunları görmezden gelmek eblehlikti çünkü.
ardından hey you geldi, bomboş bir duvarın bir yanında biz, bir yanında onlar, hey you'nun şanına yaraşır bir şekilde şarkıyı dinledik, ve roger'ın duvardan çıkan iki tuğlanın ardından bize 'is there anybody out there' deyişini seyrettik. sonundaki arpejli akustik gitar solosunu iliklerime kadar çekerek dinledim, en fazla bu kadar kusursuz olabilirdi. nobody home'da duvarın sol yanındaki küçük otel odasında seyrettik roger'ı, 'ooooooh babe' çığlıklarının içinde ne güzel görünüyordu orada. ardından vera ve bring the boys back home geldi, duvar görsellerinin en muhteşem noktalarından biriydi bring the boys back home, gerald scarfe & roger waters elyazısı karışımıyla yazılmış "every gun that is made, every warship launched, every rocket fired, signifies, in the final sense, a theft from those who hunger and are not fed, those who are cold and not clothed." cümlesini okuduk. içimizde bir yerlerde bir şeyler cızırdadı yine, hem bu cümlenin haklılığıyla, hem de sonraki şarkının comfortably numb oluşunun bilinciyle.
ve 35000 kişinin büyük çoğunluğunun asıl sabırsızlıkla beklediği an geldi. roger vurdu, comfortably numb başladı.
hello. is there anybody in there?
eşsiz bir müzikal performansın ardından, dave kilminster'ın solodaki en ince si'ye tam çıktığı anda roger duvarı yumrukladı ve şovun en can alıcı noktası, kalpleri titretmek bir yana, otuz beş bin kişinin gözlerini bir anda parlatan o inanılmaz görsel şölen başladı. hep söylüyorum, o solo ve o şov sonsuza dek devam etse, cennetin tam bir tanımını o gece itü stadyumu'nda bulabilirdik.
comfortably numb'dan sonra artık ayakta durmaya mecali kalmamış bünyeler, diktatör pink'in çekiçlerini ve taramalı tüfeğinden çıkan mermileri yiyerek dağılmak bir yana, daha da canlandılar. iki saat boyunca ayakta kalmalarına rağmen run like hell'deki o inanılmaz seyirci performansını da hiç unutmayacağım. waiting for the worms'da roger'ın megafonundan çıkan her sözcüğe eşlik etmem etrafımdaki birkaç kişiyi şaşırttı, oraları kimsenin ezberlemediğini düşünmekle hata etmiş olmadığımı anladım. domuz üzerimize gelmedi, arkamızda bir yerlere düştü, kendim için üzülmek erine onlar için sevindim. çünkü o gece, aynı duvarı yıkan insanlardık biz.
stop'tan sonra artık yargı vakti gelmişti, roger tek başına sahneye çıktı, gerald scarfe'nin çizimleriyle bezenmiş duvarda tek başına olağanüstü bir performansla the trial'ı söyledi, eşlik etmeye benim gücüm yetmedi. tüm albümün en zevkle söylediğim kısmı olan the trial'ın yargıç bölümünde bile sustum ve yalnızca roger'ı dinledim. çünkü sadece birkaç dakika sonra gidecekti ve ben, artık harap olmuş boğazımdan çıkan nağmesiz ve berbat sesimle bu anları hem kendim, hem de çevremdekiler için daha fazla berbat etmek istemedim. ama trial'ın sonunda 'tear down the wall' çığlıklarına elbette katıldım, çünkü o gece oradaki insanların hepsinin boyun borcuydu bu, bir duvarı yıkmak.
ve duvar yıkıldı. yaşamım boyunca belki bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm o anı seyrederken saniye kavramının yeniden tanımlanmasını istedim, o an yıllar sürsün istedim. fakat bitti, ve roger ile saz arkadaşları, oğlu harry waters, muhteşem jon carin, dave kilminster, snowy white, g. e. smith ve adını bilemediğim harika müzisyenler sahneye çıkıp hep beraber outside the wall'u söylediler ve veda ettiler. roger waters, beyaz saçlı ve upuzun kolları olan o harika insan, bize veda etti.
yaşamımın en ilginç tecrübesini ancak bu kadarıyla anlatabildim, günler geçtikçe o anların zihnimdeki değeri daha da artıyor, ekstra bir çaba sarfetmeden her saniyesini zihnimde yeniden yaşayabiliyorum. bu şov, türkiye'nin bu güne kadar gördüğü en inanılmaz şov oldu, ve buna katılan insanların bir yerlerde hanelerine kocaman birer artı koyuldu, buna inanıyorum. ve orada olmakla, yanımda en sevdiklerimle, şu yaşamımda yapabileceğim en doğru işlerden birini yaptım, bu kesin.
çok yaşa roger waters, çok. ve 4 ağustos akşamı ettiğin veda, lütfen bana son vedan olmasın.
*kanlı canlı mı, gerçek mi, kendisi mi? evet, o akşam dakikalar boyunca kendi kendime o gördüğümün gerçekten roger olup olmadığını sordum.

