6 Ağustos 2013 Salı

in the flesh?*

fotoğraf: erdal mahir cüran

bir insanın yaşamı boyunca peşinden koştuğu bir sürü şey olur. ne bileyim, bunları kimi zaman yaşama amaçları olarak belirlerler, kimi zamansa ukteleri. benim için bu tip şeyler her zaman soyut ve ulaşılamaz şeyler oldu. nasıl anlatsam bilemedim, şöyle ki kendimi gerçekten mutlu addedebileceğim olaylar her zaman benim için ütopik şeyler oldu, hiçbir zaman kayıtsız şartsız mutluluğa erişebileceğim bir anın gerçek olabileceğini düşünmedim, daha kısa bir deyişle 'ulaşılmaz' olanın hayalini kurdum. aklım adamakıllı ermeye başlayalı bi 10 sene falan oluyor, bu 10 sene içinde sözünü ettiğim minvalde bir sürü şey oldu. 9 ay öncesine kadar da uzun zaman sonra kafayı tekrar the wall'a ve the wall live şovlarına taktım. albümü baştan başa tekrar tekrar hatmediyor, açıp filmi izliyor, üstüne bir de açıp 2010 turnesindeki şovların videolarını izliyordum. o noktada o hayali kendime bir nokta olarak koydum, erişemeyeceğimden bayağı emindim oysa ki. ama öyle olmadı. ben de halen çok şaşıyorum, ama albüme tekrar kafayı takmamdan 1 ay sonra turnenin türkiye ayağı açıklandı. o gün nasıl bir yaşama sevinciyle dolduğumu anlatacak kelime yok. net bir şekilde, eğer sekiz ay içinde ölmezsem 'imkansız' hayallerimden birini gerçekleştirebilecektim.

sekiz ay bir şekilde geçti, arada bir sürü şey oldu, ama bu konsere dair hayallerim hiçbir zaman gücünü kaybetmedi, her geçen gün daha da arttı, roger'ı o duvarın önünde kanlı canlı görebileceğim umudu her gün aklımın köşesinde durdu öylece.

mersin'den kalkıp gittik kardeşimle. inanın konsere bir hafta kala gözlerimi her kapatışımda in the flesh'te patlayan havai fişekleri görüyordum ve girişteki o mi - fa diyez - sol üçlüsünü duyuyordum. son iki günün nasıl geçtiğini bile hatırlamıyorum. kendimi kapıların açılmasına 5 saat kala itü kampüsünde bulduğumda, artık her the wall tınısında titrer hale gelmiştim. sıraya girmişken duyulan soundcheck sesleri bile dizlerimin bağını çözerken o in the flesh girişinde nasıl ayakta kalacağımı hayal bile edemiyordum. zaman geçti, kafada binbir türlü şey kuruldu, her saniyesi ezbere bilinen bir şov bir insanı nasıl bu kadar heyecanlandırabilirdi ki? işte the wall live'in özelliği de burada, istediğiniz kadar kaliteli kameralarla ve ses sistemleriyle izleyin, o duvarın karşınızda binbir renge bürünüşünün tadını hiçbir şey veremiyor, bunu bilerek oradaydım. daha sonra üzüleceğim tek şey yaptım burada, her saniyesini ezbere bildiğim bir şov için kimi noktalarda kendime telkinlerde bulunmalıydım, örneğin 'in the flesh girişinde roger'ın hareketlerine odaklan', ya da 'empty spaces girişinde enstrümanları iyi dinle' veyahut 'run like hell'den önce roger'ı iyi dinle' gibi. ama o inanılmaz heyecanımdan bunları es geçtim, birazdan söyleyeceğim sebeplerden dolayı bazı çok istediğim kısımlara dikkatimi veremedim.

içeri girdik, hem sahneyi, hem duvarı gayet güzel seyredebileceğimiz bir yerde durduk ve o anı beklemeye başladık. bekletmedi, az daha beni kalp krizine sürükleyecek olan in the flesh başladığında saat daha 9 bile olmamıştı. o şarkı başladığında kalbim durdu, yirminci yüzyılın en inanılmaz müzik dehalarından biri, altmış metre ötemde şarkı söylüyordu. devasa bir sahnenin ve aşırı profesyonel duvar projeksiyonlarının da eşliğiyle in the flesh bitti, kollarımla halen çekiçleri simgeleyen cross yapıyordum. bebek ağlamalarıyla pink'in çocukluğuna, the thin ice'a indik. işte tam bu noktada, o bebek ağlamayı kestiği anda ben de bir bebek misali koyuverdim kendimi, ağlamanın nasıl bir his olduğunu bilirsiniz, en ufak bir zorlama olmadan koyuverirsiniz kendinizi. 

mama loves the baby.

herkes gibi ben de bu konserde david gilmour'u duvarın üzerinde görmeyi hayalimden geçirdim, ama işte entry'nin başında bahsettiğim hayal kategorisine bir numaradan girebilecek bir şeydi bu. 'olmasın' dedim, roger ve david'i bir türlü bir önem sırasına koyamıyorum kafamda, bir türlü. roger'ın oradaki varlığına bile inanamazken, bir de david fazla kaçardı muhtemelen.

another brick in the wall pt.1 ve the happiest days of our lives'ı çaldılar, müzikalite resmen doruklardaydı. biraz daha kendimi her şeyin gerçek olduğuna inandırdım, ama en büyük problem devreye girmeye başlamıştı bile. the wall live şovunun seyirci açısından en büyük handikapı şu oldu: şov, birçok farklı kanaldan ilerliyordu, şöyle: en önemlisi duvardaki görsel projeksiyon, ardından sahne ışıklandırması, roger'ın hareketleri, roger'ın sesini kullanımı ve grubun müziği. albümü defalarca hatmetmiş ve şarkıların da altyapı olarak ne kadar zengin olduğunun bilincinde biri olarak, şarkıların nasıl çalındığı benim için çok büyük önem arzediyordu, misal another brick in the wall pt.3'teki hareketli kısmın ardındaki osilatörlü synthesizer'ı duymak, ya da show must go on'daki koronun her sesini ayrı ayrı özümsemek gerçekten yapmak istediğim bir şeydi, ama bunların hepsi şov için anlık şeyler, her ne kadar muhteşem yapılsa da, yukarıda saydığım öğelerden birine odaklanmışken diğerini çok takip edemiyorsunuz. işte konserde beni en çok üzen şey bu oldu. defalarca 'keşke daha fazla gözüm ve daha fazla kulağım olsaydı' dedim kendi kendime. keşke...

şarkılar geçti gitti, mother'dan hemen önceki konuşmasıyla roger'a sıkıca sarılıp onu içime çekmek istedim.young lust, one of my turns ve don't leave me now ile duvar giderek yükseldi, ve goodbye cruel world'ün son goodbye'ıyla son tuğla da yerine kondu. susuzluktan ölüyordum, çantama bir su stoğu yapmayı unutmam bir başka aptallığımdı, ayakta durmakta zorlanıyordum, ama intermission boyunca duvarı seyredebildim, her bir fallen loved ones'ın adını okudum ve fotoğraflarını seyrettim. böylesine bir zenginliğin içinde bunları görmezden gelmek eblehlikti çünkü.

ardından hey you geldi, bomboş bir duvarın bir yanında biz, bir yanında onlar, hey you'nun şanına yaraşır bir şekilde şarkıyı dinledik, ve roger'ın duvardan çıkan iki tuğlanın ardından bize 'is there anybody out there' deyişini seyrettik. sonundaki arpejli akustik gitar solosunu iliklerime kadar çekerek dinledim, en fazla bu kadar kusursuz olabilirdi. nobody home'da duvarın sol yanındaki küçük otel odasında seyrettik roger'ı, 'ooooooh babe' çığlıklarının içinde ne güzel görünüyordu orada. ardından vera ve bring the boys back home geldi, duvar görsellerinin en muhteşem noktalarından biriydi bring the boys back home, gerald scarfe & roger waters elyazısı karışımıyla yazılmış "every gun that is made, every warship launched, every rocket fired, signifies, in the final sense, a theft from those who hunger and are not fed, those who are cold and not clothed." cümlesini okuduk. içimizde bir yerlerde bir şeyler cızırdadı yine, hem bu cümlenin haklılığıyla, hem de sonraki şarkının comfortably numb oluşunun bilinciyle. 

ve 35000 kişinin büyük çoğunluğunun asıl sabırsızlıkla beklediği an geldi. roger vurdu, comfortably numb başladı.

hello. is there anybody in there?

eşsiz bir müzikal performansın ardından, dave kilminster'ın solodaki en ince si'ye tam çıktığı anda roger duvarı yumrukladı ve şovun en can alıcı noktası, kalpleri titretmek bir yana, otuz beş bin kişinin gözlerini bir anda parlatan o inanılmaz görsel şölen başladı. hep söylüyorum, o solo ve o şov sonsuza dek devam etse, cennetin tam bir tanımını o gece itü stadyumu'nda bulabilirdik.

comfortably numb'dan sonra artık ayakta durmaya mecali kalmamış bünyeler, diktatör pink'in çekiçlerini ve taramalı tüfeğinden çıkan mermileri yiyerek dağılmak bir yana, daha da canlandılar. iki saat boyunca ayakta kalmalarına rağmen run like hell'deki o inanılmaz seyirci performansını da hiç unutmayacağım. waiting for the worms'da roger'ın megafonundan çıkan her sözcüğe eşlik etmem etrafımdaki birkaç kişiyi şaşırttı, oraları kimsenin ezberlemediğini düşünmekle hata etmiş olmadığımı anladım. domuz üzerimize gelmedi, arkamızda bir yerlere düştü, kendim için üzülmek erine onlar için sevindim. çünkü o gece, aynı duvarı yıkan insanlardık biz.

stop'tan sonra artık yargı vakti gelmişti, roger tek başına sahneye çıktı, gerald scarfe'nin çizimleriyle bezenmiş duvarda tek başına olağanüstü bir performansla the trial'ı söyledi, eşlik etmeye benim gücüm yetmedi. tüm albümün en zevkle söylediğim kısmı olan the trial'ın yargıç bölümünde bile sustum ve yalnızca roger'ı dinledim. çünkü sadece birkaç dakika sonra gidecekti ve ben, artık harap olmuş boğazımdan çıkan nağmesiz ve berbat sesimle bu anları hem kendim, hem de çevremdekiler için daha fazla berbat etmek istemedim. ama trial'ın sonunda 'tear down the wall' çığlıklarına elbette katıldım, çünkü o gece oradaki insanların hepsinin boyun borcuydu bu, bir duvarı yıkmak. 

ve duvar yıkıldı. yaşamım boyunca belki bir daha göremeyeceğimi düşündüğüm o anı seyrederken saniye kavramının yeniden tanımlanmasını istedim, o an yıllar sürsün istedim. fakat bitti, ve roger ile saz arkadaşları, oğlu harry waters, muhteşem jon carin, dave kilminster, snowy white, g. e. smith ve adını bilemediğim harika müzisyenler sahneye çıkıp hep beraber outside the wall'u söylediler ve veda ettiler. roger waters, beyaz saçlı ve upuzun kolları olan o harika insan, bize veda etti. 

yaşamımın en ilginç tecrübesini ancak bu kadarıyla anlatabildim, günler geçtikçe o anların zihnimdeki değeri daha da artıyor, ekstra bir çaba sarfetmeden her saniyesini zihnimde yeniden yaşayabiliyorum. bu şov, türkiye'nin bu güne kadar gördüğü en inanılmaz şov oldu, ve buna katılan insanların bir yerlerde hanelerine kocaman birer artı koyuldu, buna inanıyorum. ve orada olmakla, yanımda en sevdiklerimle, şu yaşamımda yapabileceğim en doğru işlerden birini yaptım, bu kesin.

çok yaşa roger waters, çok. ve 4 ağustos akşamı ettiğin veda, lütfen bana son vedan olmasın.


*kanlı canlı mı, gerçek mi, kendisi mi? evet, o akşam dakikalar boyunca kendi kendime o gördüğümün gerçekten roger olup olmadığını sordum.

13 Temmuz 2013 Cumartesi

arkadaş çok mal olduk

bildiğin, hayır bak resmen 'bildiğin' yaratıcılık tanımını içinde bulunageldiğim 12 aydan fazla süre itibariyle resmen kaybettim. evet itibariyle. n'oluyor lan bize, mal olduk iyice. iki kelime bir şey karalasak, iki senaryo kursak kafamızda eskisi gibi, iki bir şeyler çiziktirsek, ne olacak? ben daha yeteri kadar geçmedim tünelden, azıcık ışık gördük diye bırakıverdik ne var ne yok. elimize gözümüze bulaştıralım, olsun, ama bir şeyler yapalım. bir şeyler kıpırdatsın beyin kıvrımlarımızı, yolculuklar yapalım, sevinelim anlık anlık. heyecanlanalım.

çok durdum ben, biraz ivmelenmeye ihtiyacım var. harekete geçmeliyim.

9 Mart 2013 Cumartesi

time

"tired of lying in the sunshine, staying home to watch the rain 
you are young and life is long, and there is time to kill today 
and then the one day you find, ten years have got behind you 
no one told you when to run, you missed the starting gun."

neye koşacağız? ne için başlangıcı kaçırdık? neyi bekliyoruz, ne için çalışacağız? 
zaman öldürüyoruz, zamanı öldürmesek onu ne yapardık?
on yıl geçecek, fakat ne olmadan geçecek?


14 Aralık 2012 Cuma

orion

orion, neden beni bu kadar kendine çekiyormuş biliyor musun?

sirius'un orta adı orion'muş da ondan.

24 Kasım 2012 Cumartesi

lord voldemort

lan harry potter wikia'da tom marvolo riddle - i am lord voldemort anagramının diğer dillerde nasıl çevrildiğine bakayım dedim de, accayip trajikomik bir durumla karşılaştım arkadaş.

http://harrypotter.wikia.com/wiki/Tom_Riddle

şu sayfanın sonlarına doğu bahsettiğim liste var, bizde tom riddle'in orta ismi olan 'marvolo' üzerinde küçük bir değişiklik yapılıp (marvoldo) 'adım lord voldemort' biçminde olay kotarılmıştı, pek de başarılıydı. ama allahaşkına, bakın özel rica ediyorum, şu danca, şu felemenkçe, şu fransızca versiyonlara bir bakın. çevirmenler bir şeyler çıkaracağız diye resmen götlerini yırtmışlar abi. fransızlar, sözüm size, ELVIS ne lan itoğluitler. gözünü sevdiğimin türkçesi ya. çocuklar ne çekmiştir arkadaş, resmen chamber of secrets adlı kitap minicik bebelerin zihninde bir tutarsızlık kitabı olup çıkmış. kitap boyunca tom riddle diye gelmiş adam, sonra bi anda yok bilmem elvis, yok bilmem trevolo, ya da mark falan oluyo (slovence). ayıptır yaptığınız. çok mu zordu orijinalini yazıp i am lord voldemort'un altına bi dipnot yerleştirmek? hay ben sizin kafanıza. neyse.


16 Kasım 2012 Cuma

olsa.

neler olsa biliyor musunuz?

yarın öbürgün hiç beklenmedik bi iş geçse elime. biletix haberi verdiği gün, verdiği saat koşup bir kardeşime,  bir de kendime.

sonra 3 ağustos'u beklesem.

sonra sahne değişse, londra'daki evinde oturup dışarıyı seyreden gilmour bir an düşünse,

elinde de bir istanbul kitabı olsa, okusa, okusa.

sonra dese ki, istanbul. bi düşünse.

sonra gidip waters'ı arasa, iki üç dakika kavgadan sonra dese ki, ben de geliyorum en doğu'ya.

sonra sahne tekrar değişse, 3 ağustos akşamı istanbul.

waters'ın ağzından 'can you show me where it hurts' dökülse,

sonra daha o 'there is no pain' bile demeden,

ben oracıkta yere yığılsam.


olasılıkların amına koyim be.

12 Kasım 2012 Pazartesi

donald knuth kim la? banane arkadaş, bana şunun ttf'ini bul!

bu gece purified mind'lığımı denizden yukarı çıkıp nefes alarak değil de, daha derinlere inip bedenime şok dalgaları yayılmasını hissederek yaşıyorum canlarım.

her şey akşam yurt odasına gelir gelmez matlab ödevini yapmaya niyetlenmemle başladı. asıl yapmam gereken yine olabildiğince sade ve karizmatik bir fontla süsleyerek ödevimi yapmak iken her şey bir anda değişiverdi. geçen yıldan beri kafamı kurcalayan ve bir türlü kendisine sormaya cesaret edemediğim bir mevzu olan okan tekman'ın neredeyse yazılı tüm dokümanlarında kullandığı o muhteşem font'la ödevimi yapmam gerektiğine dair inanılmaz bir his oluştu içimde. ben de ödevi bir yana koyup orada burada dolanmaya başladım.

tabii ilk elden yaptığım -derinlere inmeyi ya da azıcık olsun araştırmayı göze alamayıp- okan tekman'ın pdf dosyalarının properties kısmından baktığım font isimlerini google'da sonlarına 'download' koyarak aramak oldu. en başta inanılmaz bir yıkıma uğradım. zira şimdiye kadar yaptığım bütün font aramalarında '~download' ibaresi ilk sayfayı fazlasıyla verimli gözüken sonuçlar ile doldururken bu sefer elimde bomboş bir şeyle kalakalmıştım. sevgili vikipedi 'tex' adında bir şeyden bahsediyordu fakat benim bundan haberim bile yoktu azizim. muhteşem ve gerçekten takdir edilesi biçimde tex denen olayı görmezden gelip bu kez arama işlemimi yazı tipi adı ve 'download' ibaresi arasına 'truetype' yazarak gerçekleştirdim. neden mi? çünkü benim bugüne kadar şahitlik ettiğim çeşit çeşit fontların tamamı ya truetype'tı, ya da opentype. bu kez önceki kadar şanssız değildim, bir sitenin bir directory'sine hapsolmuş sıralı birçok *.ttf dosyasıyla karşılaştım, bazılarını çektim ve heyecanla word'de denedim. fakat o da ne? bu fontların benim okan tekman'ın pdf dosyalarında şahit olduklarımla ilgisi yok yahu! hayır, karakterlerin curve'leri aynı olabilir, ya da buna benzer yakınlıklar olabilirdi, vardı da, ama yine de aradığımın bundan çok daha başka bir şey olduğunun az buçuk farkına vardım o an. peki sonra ne yaptım? dedim ya, sınırlılık başa beladır, o fontun truetype olması gerektiğine o kadar inandırmıştım ki kendimi, kendisinden ders aldığım bir dönem boyunca bile yapmadığım halde yardım almak için pek sevgili okan tekman'a mail attım. yüzsüzmüş gibi 'ben bu fontu windows'ta nasıl kullanırım hocam?' dedim. kuvvetle muhtemel macintosh kullandığını bilmezmiş gibi -zira kendisi ders aldığım dönem süresince yolladığı final grade calculator'ları hep openoffice'te hazırlamıştı- ben ona bir windows yardakçısı olarak yalvardım. tam maili yolladım, rahat ettim artık öğreneceğim, içimde kalmayacak modundaydım ki içimdeki hafiften işe yarar gibi gözüken küçük mühendis biraz daha aramam gerektiğini teşvik etti. bu arada matlab ödevini bitirmiştim tabii, şimdi tek yapmam gereken ödevde eşit karakter genişliklerine sahip olan courier new fontuyla yazılmış kodlar haricinde geri kalan tüm texti o lanet olası font ile yazmaktı. bir yandan beş dakikada bir inbox'ımı kontrol edip sevgili tekman'dan mail gelmiş mi diye meraklanırken diğer yandan da aslında fontun adını ilk yazdığımda vikipedi abi'nin vermiş olduğu sayfa olan tex'in ilk cümlelerini okumaktaydım. işte ilk aydınlanmam o anda gerçekleşti. meğer bizim yazı yazmanın tek ama tek aracı olarak bildiğimiz sevgili kelime işlemcimiz word, aslında bomboşluğun en önde gideniymiş a dostlar. meğersem sevgili ama pek sevgili donald knuth zamanında öyle bir şey yapmış ki, otuz iki yıl sonra ankara'daki bir yurt odasında yaşayan bıyıklı ali adındaki bir çocuk bunları keşfetmek için kafaları yesin.


don knuth (solda) ve tex


işte böyle dostlarım, o andan sonra tex'in, latex'in, metafont'ların, text processor'ların ve tam da benim düşündüğüm şekilde kaligrafinin yalnızca eline kesik uçlu kalemi alıp iki afilli harf çiziktirmek olmadığını düşünen don knuth'ın dünyasına öyle bir daldım ki, manuel seçtiğim saçmasapan bir mirror üzerinden halen kurmayı beceremediğim bir programı bile indirme zahmetine katlandım. leslie lamport adında birini tanıdım, dedim ki, boş beleşlik benim kaderimmiş. kaderimmiş benim boş beleşlik. ben de o geniş zamanlı to-do-list'i hiç değilse ölene kadar yapmazsam tekman attığım mailden ötürü geçen dönem verip bitirdiğim iki dersimin notunu da bir aşağı çeksin, dedim. hah, böyle.