beyaz yazı çok güzel oluyor değil mi? bence de öyle.
ben hep olabildiğince az parazitli fotoğraflar istedim dostlarım, bunun üzerine bir süre o kadar kafa yordum ki artık parazitin anlamının ne olduğunu bile unutmuştum. sonra da noise demeye başladım, hem de daha havalı, oh.
-genellikle- parmaklarımın ucundan tırnaklarımın devamı olacak şekilde çıkan, ya da vücudumun yeterli düzlüğe ve yeterli inceliğe sahip herhangi bir kısmından çıkan kocaman ve çok ama çok keskin bıçakların sözkonusu uzvumun doğrultusunda ne varsa kesip biçtiğini hayal ederek ve bundan kaçınmak için parmaklarımı sürekli avcumun içine bükerek yıllar geçirdim ben. halen daha yapmıyor değilim.
brugge'ü özledim. bir gece kaldığım şehri nasıl olup da özleyebildiğimi bilmiyorum ama sokaklarında arkanızdan gelen bir arabanın sesini tır gibi duyduğunuz bir şehri muhtemelen siz olsaydınız siz de özlerdiniz.
one more cup of coffee.
7 Kasım 2012 Çarşamba
bazı şeyler
hep yürüttüğümüz, sebep ve sonuç ilişkilerini bilinçsiz bir biçimde sıraya soktuğumuz default mantığımızın çok dışında işliyor. bunu keşfedebildiğimizde de sevan nişanyan falan oluyoruz.
29 Ekim 2012 Pazartesi
neler?
melike acar'ın çizdiği o atatürk portresini sevmiyorum, salih memecan'ı sevmiyorum, ama bazı yandaşları seviyorum. boş beleş insanları hiç sevmiyorum, bulunduğu yeri beğenmeyen insanları sevmiyorum, çünkü bu saçmasapan insanlar yükselmek isteseler bile bulundukları yerin bunun için bir basamak olduğunu anlayamayacak kadar eblehler. her neyse, kurban etini sevmiyorum. mustafa armağan'ı sevmiyorum. sigara dumanının cam açık olduğu halde odanın içine doğru yayılmasını sevmiyorum. son zamanlarda reklam cingıllarına illaki ama illaki bir kadın sesinin söylediği saçma sapan melodili 'marka adı - slogan' olayının yerleştirilmesini sevmiyorum. kumandanın pilinin bitmesini sevmiyorum. yüzüstü uzun süre yatıp ardından kalkınca nefes almanın bile zorlaşmasını sevmiyorum. bazı dincileri hiç sevmiyorum, bazılarını seviyorum. bazı ateistleri hiç sevmiyorum, bazılarını seviyorum. bazı alileri seviyorum, bazılarını sevmiyorum. yeşili seviyor, laciverti sevmiyorum.
26 Ekim 2012 Cuma
bizim köyde bi adam var
adam hem su tesisatçısı, hem elektrik tesisatçısı, hem düğün çalgıcısı, hem de her akşam köyün en tepesindeki evinden türkü yayını yaparak birasını yudumluyor.
ve bu adamın lakabı markçı.
bugün bunu konuştuk.
ve bu adamın lakabı markçı.
bugün bunu konuştuk.
22 Ekim 2012 Pazartesi
ben küçükken
babaannem evinin önündeki küçük bahçede yetiştirdiği fidelerin bir kısmını yeni sebzeler yetiştirmek için kullanır, bir kısmını da her cumartesi bizim muhite çok yakın bir yerde kurulan pazarda satardı. ben de çocuk olmamın hakkını bir gün sonuna kadar verip fideleri satmaya gönüllü olmuş idim. gerizekalıyım ya.
neyse, ben fideleri üstün bir ticaret zekası göstererek satarken ve keyiflerden keyiflere koşup cebimde biriken bozuk paraları şangır şangır şangırdatırken kadının biri geldi. birkaç tane domates ve birkaç tane de biber fidesi aldı. tane hesabı üzerinden kıskıvrak bir çarpma işlemi yaptım ve kadının vermesi gereken parayı tak diye söyleyiverdim. kadın parayı verdi. tam ayrılacakken bana dedi ki,
-peşot var mı?
ben anlamadım. tekrar sordum. tekrar "peşot var mı peşot?" dedi. zihnimi bir yokladım, babaannemin bana söylediği fide çeşitleri arasında peşot adlı bir şey yoktu. "yok" dedim kadına. başını sallaya sallaya gitti. biraz sinirlenmiş gibi gözüktü. masumiyetimin yeni yeni bozulmaya başladığı o yıllarda kadının arkasından oldukça hafif küfürler ettim.
kadın gittikten sonra dedemin benim için iki çapraz çıtayı ve paralellerini alıp ortasından birer çıtayla daha birleştirip üzerine de çuval bezi gererek yaptığı küçük tabureye oturdum ve başımı fide tezgahının altına diktim. bir sandığın içinde birbirine sarılmış biçimde bir sürü mavi yarısaydam poşet duruyordu.
not: dedemin bana yaptığı tabureyi akıllarında canlandıramayanlar için: şunun tahtadan yapılmışını düşünün.
neyse, ben fideleri üstün bir ticaret zekası göstererek satarken ve keyiflerden keyiflere koşup cebimde biriken bozuk paraları şangır şangır şangırdatırken kadının biri geldi. birkaç tane domates ve birkaç tane de biber fidesi aldı. tane hesabı üzerinden kıskıvrak bir çarpma işlemi yaptım ve kadının vermesi gereken parayı tak diye söyleyiverdim. kadın parayı verdi. tam ayrılacakken bana dedi ki,
-peşot var mı?
ben anlamadım. tekrar sordum. tekrar "peşot var mı peşot?" dedi. zihnimi bir yokladım, babaannemin bana söylediği fide çeşitleri arasında peşot adlı bir şey yoktu. "yok" dedim kadına. başını sallaya sallaya gitti. biraz sinirlenmiş gibi gözüktü. masumiyetimin yeni yeni bozulmaya başladığı o yıllarda kadının arkasından oldukça hafif küfürler ettim.
kadın gittikten sonra dedemin benim için iki çapraz çıtayı ve paralellerini alıp ortasından birer çıtayla daha birleştirip üzerine de çuval bezi gererek yaptığı küçük tabureye oturdum ve başımı fide tezgahının altına diktim. bir sandığın içinde birbirine sarılmış biçimde bir sürü mavi yarısaydam poşet duruyordu.
not: dedemin bana yaptığı tabureyi akıllarında canlandıramayanlar için: şunun tahtadan yapılmışını düşünün.
gelin kardeşlikler size güzel bişey anlatçam
gerçekten çok
ağır bir purified mind durumu yaşıyorum dostlarım. ya da diğeri yaşıyor
bilemiyorum. yani düşünün, aklınızın bomboş bir hale gelebileceğini
düşünüyorsunuz ama bu olduğunda bile halen tatmin olmamış sayılıyorsunuz. yani
bilmiyorum, şöyle bir durum olmuş olmasından da şüphelenmiyor değilim: siz gitmeden hemen önce aklınızın en önündeki, en bariz olan bilinciniz bunun aşırı
etki göstereceğini düşünüyor. yani demek istediğim, biraz önce okuduğunuz
entryde abartılmış gibi görünen ağır bozuklukları siz de deli gibi
yaşayacakmış gibi hissediyorsunuz. bunun üzerine bu en büyük bilincinizin
üzerinde birikmiş olan yükü hafifletmek isteyen bir alttaki bilinciniz de bunun
için tam zıttı bir harekete girişiyor. diyor ki, bak canım kardeşim, sen bunun
(öndeki zihnin) dediklerini boşver, sana hiçbir şey olmayacak aynen devam
edeceksin diyor. ama burada önemli olan nokta şu: bunu sana dayatırken yalnızca
'salt' olarak sana bunu söylüyor. başka bir şeye yoğunlaşmıyor. içten bir
şekilde senin bundan etkilenmeyeceğine dayatmış kendini. diğer başka bir
düşünceyle etkileşme yok. ve bu senin alt bilincin, sen bunun farkında bile
olmuyorsun. sonraaa, bir anda sen o kapıdan girdiğinde hop! bilinçlerin yer
değiştiriyor. senin hiçbir şey hissetmeyeceğini söyleyen o arkadaki bilinç öne
geçiyor ve senin beynini boşaltıyor, ama sen bunun farkında bile olmuyorsun,
bir nevi telkin yani bu. neyse, durumun bundan ibaret olduğunu düşünüyorum ve
aynen bu şekilde dile getiriyorum. ne bileyim, çok ilginç arkadaş. benimle
ilgili değil ama buna yoğunlaşıyorum. sıkıldım lan, neden böyle saçmasapan
şeyler düşünüyorum ki? sanırım bir hikaye yazabilirdim şu an ama hiçbir zaman
kendi yazdığımla tatmin olamayacağımı düşündüğüm için her zamanki gibi üşenip
bunu yapmaktan vazgeçiyorum. her neyse, feci şekilde uykum var ve uyumam gerek
ve sonda söylediğim bu düz ve halimi anlatır bu cümle şu anda bana çok
samimiyetsizce geliyor. iyi geceler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
