29 Ekim 2012 Pazartesi

neler?

melike acar'ın çizdiği o atatürk portresini sevmiyorum, salih memecan'ı sevmiyorum, ama bazı yandaşları seviyorum. boş beleş insanları hiç sevmiyorum, bulunduğu yeri beğenmeyen insanları sevmiyorum, çünkü bu saçmasapan insanlar yükselmek isteseler bile bulundukları yerin bunun için bir basamak olduğunu anlayamayacak kadar eblehler. her neyse, kurban etini sevmiyorum. mustafa armağan'ı sevmiyorum. sigara dumanının cam açık olduğu halde odanın içine doğru yayılmasını sevmiyorum. son zamanlarda reklam cingıllarına illaki ama illaki bir kadın sesinin söylediği saçma sapan melodili 'marka adı - slogan' olayının yerleştirilmesini sevmiyorum. kumandanın pilinin bitmesini sevmiyorum. yüzüstü uzun süre yatıp ardından kalkınca nefes almanın bile zorlaşmasını sevmiyorum. bazı dincileri hiç sevmiyorum, bazılarını seviyorum. bazı ateistleri hiç sevmiyorum, bazılarını seviyorum. bazı alileri seviyorum, bazılarını sevmiyorum. yeşili seviyor, laciverti sevmiyorum.

26 Ekim 2012 Cuma

ben bugün bunu yaptım


bizim köyde bi adam var

adam hem su tesisatçısı, hem elektrik tesisatçısı, hem düğün çalgıcısı, hem de her akşam köyün en tepesindeki evinden türkü yayını yaparak birasını yudumluyor.

ve bu adamın lakabı markçı.

bugün bunu konuştuk.

22 Ekim 2012 Pazartesi

ben küçükken

babaannem evinin önündeki küçük bahçede yetiştirdiği fidelerin bir kısmını yeni sebzeler yetiştirmek için kullanır, bir kısmını da her cumartesi bizim muhite çok yakın bir yerde kurulan pazarda satardı. ben de çocuk olmamın hakkını bir gün sonuna kadar verip fideleri satmaya gönüllü olmuş idim. gerizekalıyım ya.

neyse, ben fideleri üstün bir ticaret zekası göstererek satarken ve keyiflerden keyiflere koşup cebimde biriken bozuk paraları şangır şangır şangırdatırken kadının biri geldi. birkaç tane domates ve birkaç tane de biber fidesi aldı. tane hesabı üzerinden kıskıvrak bir çarpma işlemi yaptım ve kadının vermesi gereken parayı tak diye söyleyiverdim. kadın parayı verdi. tam ayrılacakken bana dedi ki,

-peşot var mı?

ben anlamadım. tekrar sordum. tekrar "peşot var mı peşot?" dedi. zihnimi bir yokladım, babaannemin bana söylediği fide çeşitleri arasında peşot adlı bir şey yoktu. "yok" dedim kadına. başını sallaya sallaya gitti. biraz sinirlenmiş gibi gözüktü. masumiyetimin yeni yeni bozulmaya başladığı o yıllarda kadının arkasından oldukça hafif küfürler ettim.

kadın gittikten sonra dedemin benim için iki çapraz çıtayı ve paralellerini alıp ortasından birer çıtayla daha birleştirip üzerine de çuval bezi gererek yaptığı küçük tabureye oturdum ve başımı fide tezgahının altına diktim. bir sandığın içinde birbirine sarılmış biçimde bir sürü mavi yarısaydam poşet duruyordu.

not: dedemin bana yaptığı tabureyi akıllarında canlandıramayanlar için: şunun tahtadan yapılmışını düşünün.

gelin kardeşlikler size güzel bişey anlatçam


gerçekten çok ağır bir purified mind durumu yaşıyorum dostlarım. ya da diğeri yaşıyor bilemiyorum. yani düşünün, aklınızın bomboş bir hale gelebileceğini düşünüyorsunuz ama bu olduğunda bile halen tatmin olmamış sayılıyorsunuz. yani bilmiyorum, şöyle bir durum olmuş olmasından da şüphelenmiyor değilim: siz gitmeden hemen önce aklınızın en önündeki, en bariz olan bilinciniz bunun aşırı etki göstereceğini düşünüyor. yani demek istediğim, biraz önce okuduğunuz entryde abartılmış gibi görünen ağır bozuklukları siz de deli gibi yaşayacakmış gibi hissediyorsunuz. bunun üzerine bu en büyük bilincinizin üzerinde birikmiş olan yükü hafifletmek isteyen bir alttaki bilinciniz de bunun için tam zıttı bir harekete girişiyor. diyor ki, bak canım kardeşim, sen bunun (öndeki zihnin) dediklerini boşver, sana hiçbir şey olmayacak aynen devam edeceksin diyor. ama burada önemli olan nokta şu: bunu sana dayatırken yalnızca 'salt' olarak sana bunu söylüyor. başka bir şeye yoğunlaşmıyor. içten bir şekilde senin bundan etkilenmeyeceğine dayatmış kendini. diğer başka bir düşünceyle etkileşme yok. ve bu senin alt bilincin, sen bunun farkında bile olmuyorsun. sonraaa, bir anda sen o kapıdan girdiğinde hop! bilinçlerin yer değiştiriyor. senin hiçbir şey hissetmeyeceğini söyleyen o arkadaki bilinç öne geçiyor ve senin beynini boşaltıyor, ama sen bunun farkında bile olmuyorsun, bir nevi telkin yani bu. neyse, durumun bundan ibaret olduğunu düşünüyorum ve aynen bu şekilde dile getiriyorum. ne bileyim, çok ilginç arkadaş. benimle ilgili değil ama buna yoğunlaşıyorum. sıkıldım lan, neden böyle saçmasapan şeyler düşünüyorum ki? sanırım bir hikaye yazabilirdim şu an ama hiçbir zaman kendi yazdığımla tatmin olamayacağımı düşündüğüm için her zamanki gibi üşenip bunu yapmaktan vazgeçiyorum. her neyse, feci şekilde uykum var ve uyumam gerek ve sonda söylediğim bu düz ve halimi anlatır bu cümle şu anda bana çok samimiyetsizce geliyor. iyi geceler.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Gılgamış'ının da,

Uruk'unun da, Enkidu'sunun da, Koyununun da, her bişeyinin taaa amına koyim. Oh, bitirdim lan. 3 gün sonra aynı küfürleri binomial random variable ve expectation of x, hatta ve hatta variance of x için duyacaksınız.

14 Ekim 2012 Pazar

13 Ekim 2012 Cumartesi

Camel

'ım bitti ve çıldıracağım. Harbour of Tears çalıyor, lan bir dal Camel. Nolur lan.

Mirror of Erised



"George Weasley was helping to clean after the Battle of Hogwarts when he stumbled across the Mirror of Erised.

Unknowing of its powers, he stood in front of it, hoping it will show him something spectacular.

Eventually, after seeing nothing but his own reflection, he stormed away, frustrated.

However, he hadn't noticed that his reflection had stood slightly different than he had.

He didn't notice that his reflection was doing that quirky little smile.

He didn't notice that his reflection had both ears."

12 Ekim 2012 Cuma

Biraz önce

pencerenin önünde kıçımı kalorifere yaslaya yaslaya pek 'yalandan hüzünlü' bi sigara içtim. Ne hüznüm var ki lan benim?

Kendime acilen bir

uzun vadeli yapılacaklar listesi hazırlamalıyım. Olmuyor böyle. Olan tek şey var.

Uyuyacakken aklıma gelenler

-i bir kağıda falan yazmalıyım. Allahtan bu blogu açma fikrini unutmadım.